

2004’te Montreal’de yayımlanan ve psikoloji dünyasında dönüm noktası sayılan bir sıçan araştırması dikkat çekici bir bulgu ortaya koydu. Doğumdan sonra sık yalanan ve özenle bakılan yavrular yetişkinlikte stres hormonlarını çok daha sakin yönetirken, ihmal edilen yavrular bu kırılganlığı kendi yavrularına aktarıyordu. Bu çalışma epigenetiğin psikoloji alanına girişini başlattı. Bugün elimizdeki veriler stresin kuşaklar arasında gerçekten iz bıraktığını gösteriyor. Ama bu bir kader değil, çevresel olarak değiştirilebilir bir olasılık.
Epigenetik, DNA dizisinin kendisinin değişmesiyle değil, genlerin hücre içinde nasıl “okunduğuyla” ilgilenir. Aynı genom, farklı yaşam deneyimleriyle farklı şekilde ifade edilebilir. Bir genin üzerine eklenen kimyasal işaretler onu susturabilir ya da daha etkin hale getirebilir, DNA dizisine dokunmadan.
Bunu bir müzik notası gibi düşünebilirsiniz. Nota kağıdı değişmez ama aynı eser, farklı bir yorumcunun elinde çok farklı çalınabilir. Epigenetik de genetik “notayı” değil, o notanın nasıl seslendirildiğini belirler. Ve bu seslendirme biçimi, bir sonraki kuşağa da bir ölçüde aktarılabilir.

Sistemik terapide buna uzun zamandır kuşaklararası aktarım diyoruz. Ailede yaşanan bir yoksunluk, bir kayıp ya da kronik bir tehdit, yalnızca anlatılarak değil, bazen hiç konuşulmadan da sonraki kuşağa geçebiliyor. Daha önce ele aldığımız kuşaklararası örüntüler yazısında bu aktarımın klinikte nasıl göründüğünü anlatmıştık. Epigenetik, bu aktarımın bir kısmının biyolojik bir zemini olabileceğini gösteriyor.
Danışanlarımdan birinin genogramını çıkarırken şunu gördük. Büyükannesi göç yıllarında ağır bir yoksunluk yaşamış, annesi tasarruf konusunda neredeyse saplantılı bir tutum geliştirmiş, kendisi ise maddi olarak rahat büyümesine rağmen hâlâ para konusunda açıklanamayan bir kaygı taşıyor. Üç kuşak, aynı temayı farklı şiddette tekrar ediyordu.
İkinci Dünya Savaşı’nın son kışında yaşanan ve “Hollanda Açlık Kışı” olarak bilinen 1944-1945 kıtlığı, epigenetik araştırmaların en çok başvurduğu doğal deneylerden biri. O dönemde anne karnında açlığa maruz kalan bebeklerin, yıllar sonra metabolik olarak farklı izler taşıdığı gösterildi. Bu konuyu hayvan ve insan çalışmaları yazısında daha geniş ele almıştık.
Benzer şekilde Rachel Yehuda’nın Holokost sağ kalanlarının çocukları üzerine yaptığı araştırmalar, ebeveynlerinde ağır travma öyküsü olan bireylerin stres hormonu düzenlenmesinde farklılıklar gösterebildiğine işaret ediyor. Bu çalışmalar kesin bir “travma geni” bulduğunu iddia etmiyor. Gösterdikleri şey, aşırı stresin bedende bıraktığı izin bir sonraki kuşağı etkileyebilecek biyolojik bir kapı açabildiği.
Burada sık düşülen bir tuzak var. “Epigenetik aktarım” ifadesini duyan birçok danışan bunu bir mahkûmiyet gibi algılıyor, sanki büyükannesinin yaşadığı bir şey kendi kaderini çoktan belirlemiş gibi. Oysa epigenetik mekanizmaların en çarpıcı özelliği geri döndürülebilir olmaları. Çevre değiştiğinde, güvenli bağlanma deneyimleri arttığında, bu işaretler yeniden şekillenebiliyor.
Bir benzetmeyle anlatmak gerekirse, aktarılan şey kilitli bir kapı değil, aralık bırakılmış bir kapı. O kapıyı ne kadar araladığınızı belirleyen şey yalnızca geçmiş değil, bugünkü ilişkisel ortamınız. Bu nedenle terapide “ailemde hep böyleydi, ben de böyle olacağım” cümlesini duyduğumda, sohbeti olasılık diline çevirmeye çalışırım.

Seans odasında bu bilgiyi somutlaştırmanın en etkili yolu genogram, yani üç kuşaklık aile haritası çıkarmak. Danışana şu soruyu sorarım. “Büyükannenizin hayatında, şimdi sizin de taşıdığınız bir kaygıya benzer bir şey var mıydı?” Çoğu zaman cevap evet oluyor, ama o zamana kadar kimse bu bağlantıyı yüksek sesle kurmamış oluyor.
Örneğin çocukluğunda ailesinin yükünü erken yaşta omuzlamak zorunda kalan, parentifikasyon yaşamış bir danışanın kendi çocuğuna karşı aşırı koruyucu davranması sık rastladığım bir örüntü. Haritayı gördüğünde “ben kötü bir ebeveyn değilim, bir örüntünün içindeyim” cümlesini kurabiliyor. Bu fark, suçluluktan çıkıp farkındalığa geçişin ilk adımı oluyor.
Epigenetik aktarımı tersine çeviren tek bir ilaç ya da teknik yok. Ama araştırmalar, güvenli ve öngörülebilir ilişkisel deneyimlerin stres sisteminin yeniden düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığına işaret ediyor. Sistemik terapinin burada yaptığı şey, örüntüyü görünür kılmak ve onu değiştirecek alanı açmak.
Kitabım Eş Herkesten Önce Gelir‘de de anlattığım gibi, bir aile sistemindeki değişim tek bir kişiyle başlasa bile tüm sistemi etkileyebiliyor. Kuşaklar arası aktarılan bir kaygıyı fark eden tek bir ebeveyn, kendi çocuğu için farklı bir zemin kurabiliyor. Bu, geçmişi silmek değil, geçmişle farklı bir ilişki kurmak.
Bazı epigenetik işaretlerin bir sonraki kuşağa aktarılabildiğine dair bulgular var, ancak bu DNA dizisinin değişmesi anlamına gelmez. Aktarılan şey sabit bir kader değil, çevresel koşullara göre yeniden şekillenebilen bir eğilimdir.
Travmanın kendisi genetik olarak geçmez, ancak ebeveynin yaşadığı ağır stres, stres hormonu düzenlenmesinde bazı farklılıklara zemin hazırlayabilir. Bu etki kesin değil, olasılıksaldır ve ilişkisel ortamla birlikte değişebilir.
Evet, epigenetik mekanizmaların önemli bir özelliği geri döndürülebilir olmalarıdır. Güvenli bağlanma, öngörülebilir ilişkiler ve destekleyici bir çevre bu izlerin zamanla yeniden şekillenmesine katkı sağlayabilir.
Genogram, üç kuşak boyunca aile içindeki örüntüleri görünür kılan bir harita çalışmasıdır. Epigenetik araştırmalar bu örüntülerin yalnızca öğrenilmiş davranışlar değil, biyolojik bir zemini de olabileceğini gösterir.
Özetle: