

Bir danışan karşınıza oturur oturmaz genellikle aynı cümleyle başlar: “Bizde hep böyle olur.” Sistemik aile terapisinin öncülerinden Murray Bowen’in 1978 yılında tarif ettiği kuşaklararası aktarım kavramı, tam da bu cümlenin arkasında saklanan mekanizmayı anlatır: bir ailede tekrar eden örüntüler, çoğu zaman üç kuşak boyunca fark edilmeden taşınır.
Klinik pratikte bu örüntüler nadiren “sorun” olarak adlandırılır; genellikle bir kader, bir huy ya da “ailemizin talihsizliği” gibi sunulur. Oysa sistemik bakış açısından bakıldığında bunlar, öğrenilmiş, tekrar eden ve fark edildiğinde değiştirilebilir kalıplardır. Bu yazıda, bu örüntülerin seans odasında somut olarak nasıl göründüğüne ve nereden başlayarak fark edilebileceğine bakıyoruz.
Bu cümle çoğu zaman bir teslimiyet ifadesidir. Danışan, kendi yaşadığı çatışmayı ya da acıyı ailesinin “değişmez bir özelliği” gibi sunar; sanki bu bir kader, bir genetik miras gibidir. Sistemik terapide ise soru değişir: “Bu örüntü kimden kime, hangi koşullarda aktarıldı?”
Anonimleştirilmiş bir örnek üzerinden gidelim: Danışma odama gelen bir danışan, kendi annesiyle gençliğinde yaşadığı sert çatışma dilinin, şimdi kendi kızıyla arasında neredeyse birebir tekrar ettiğini fark ettiğinde gerçekten şaşırmıştı. “Ben hiç böyle olmak istemedim” demişti. Bu şaşkınlık, aslında örüntünün ilk kez görünür hale geldiği andır. Sistemik terapinin nasıl bir çerçeveden baktığını daha önce bu yazıda ele almıştık; kuşaklararası aktarım da bu çerçevenin merkezinde yer alır.
Peki bu fark ediş neden bu kadar geç gelir? Çünkü örüntüler genellikle dairesel işler: A’nın davranışı B’yi tetikler, B’nin tepkisi A’yı doğrular, döngü kapanır. İçeriden bakıldığında bu döngü “doğal” görünür; dışarıdan, yani terapi odasından bakıldığında ise bir harita çıkar.

Klinikte kullandığımız en somut araçlardan biri genogramdır; o ailenin en az üç kuşağını (büyükanne-büyükbaba, ebeveynler, danışanın kendisi) aynı sayfaya yerleştiren bir ilişki haritası. Sadece kim kiminle evli, kim kimin çocuğu bilgisi değil; kimin kiminle yakın, kimin kimden kopuk, hangi rolün kimden kime devredildiği de bu haritaya işlenir.
Şöyle bir sahne düşünün: Danışan, büyükannesinin de annesinin de “eve bağlı, kendinden fedakarlık eden kadın” rolünü üstlendiğini, kendisinin de aynı role adım attığını genogramı çizerken fark eder. Sözle anlatılamayan bir şey görsel olarak ortaya çıkar. Bu yöntemin kuramsal arka planını, kitabım “Eş Herkesten Önce Gelir: Sistemik Terapinin Temelleri” adlı çalışmamda daha kapsamlı ele alıyorum.
Sistemik terapinin kurucu isimlerinden Ivan Boszormenyi-Nagy’nin 1973 yılında tanımladığı “görünmez sadakatler” kavramı, kuşaklararası örüntülerin neden bu kadar dirençli olduğunu açıklar. Bir çocuk, bilinçli bir karar vermeden, ailesine karşı görünmez bir borç ya da sadakat hisseder; bazen bu sadakat, anne ya da babanın yaşayamadığı bir hayatı devralmak şeklinde ortaya çıkar.
Örneğin bir danışanın, kendi istemediği halde ailenin “başarılı olması beklenen çocuğu” rolünü sürdürmesi, çoğu zaman bilinçli bir hırstan değil, fark edilmemiş bir sadakatten kaynaklanır. Terapi odasında sorduğumuz soru şudur: “Bu yükü kimin adına taşıyorsunuz?” Cevap çoğunlukla, danışanın hiç düşünmediği bir kuşak öncesine uzanır.
Bu sadakatler görünmez olduğu için sorgulanmaz da. Fark edildiğinde ise danışan genellikle hem bir hafiflik hem de bir yas duygusu yaşar; çünkü sadakatin farkına varmak, o role artık aynı şekilde devam etmemeyi de beraberinde getirebilir.

Parentifikasyon, bir çocuğun yaşına uygun olmayan biçimde ebeveyn rolüne itilmesidir: küçük kardeşine bakmak, ebeveynin duygusal danışmanı olmak, evin “sorumlu yetişkini” gibi davranmak. Bu, sistemik dilde bir yer değişimidir, çocuk, sistemde kendi yerinden başka birinin yerine geçer.
Klinikte bunu şöyle bir cümleyle fark ederiz: Yetişkin bir danışan, “Ben hiç çocukluk yaşamadım, hep birilerine bakmam gerekti” dediğinde, genellikle geriye dönük olarak kendi ebeveyninin de aynı role çocukken itildiğini keşfeder. Yer değişimi böylece kuşaktan kuşağa, fark edilmeden devrolur.
Peki bu döngü nasıl kırılır? İlk adım, kimin kimin yerinde durduğunu görebilmektir. Terapi odasında bu genellikle genogram üzerinde işaretlenerek, danışanın “asıl yerinin” neresi olduğu birlikte yeniden düşünülerek yapılır.
Kuşaklararası örüntüleri sadece psikolojik bir “anlatı” olarak değil, biyolojik zeminde de düşünmek mümkün. Epigenetik alanındaki çalışmalar, deneyimlerin nesiller arası aktarımında biyolojik izlerin de rol oynayabileceğine dair bulgular sunuyor; bu konudaki sinirbilim çalışmalarını Ege Üniversitesi’nde yürüttüğüm doktora sürecinde ve Journal of Neuroscience‘da yayımlanan bir çalışmada yakından inceleme fırsatım oldu. Bu, örüntülerin “sadece kafada” olmadığını, bedende de bir karşılığı olabileceğini gösteriyor.
Ancak biyoloji kader değildir. Sistemik terapinin temel iddiası da tam olarak budur: bir örüntü ne kadar eski ve ne kadar derin olursa olsun, fark edildiği an üzerinde çalışılabilir hale gelir. Örneğin genogramında üç kuşak boyunca “duygularını bastıran kadın” örüntüsünü gören bir danışan, bunu artık bilinçli bir seçim alanına taşıyabilir, devam etmek ya da farklı bir yol denemek arasında.
Bu yüzden terapi odasında ilk hedefimiz çözüm değil, görünür kılmaktır. Bir örüntü isimlendirildiğinde, “bizde hep böyle olur” cümlesi yerini, “bu örüntüyü biz de fark ettik, şimdi ne yapacağımıza biz karar veriyoruz” cümlesine bırakabilir.
Özetle, kuşaklararası örüntüleri klinikte görünür kılmanın birkaç sabit adımı vardır:
1 Comment
[…] görünür hâlidir. Klinik gözlemlerde bu tür sessiz yeniden düzenlemeler sık sık kuşaklararası örüntüler olarak karşımıza […]