

1970’lerin başında aile terapisinin öncülerinden Ivan Boszormenyi-Nagy, kliniğine gelen yetişkin danışanlarında tekrar eden bir örüntüye dikkat çekti: çocukken ebeveynlerinin duygusal yükünü taşımak zorunda kalmış, kendi çocukluğunu erken yaşta terk etmiş bireyler. Bu örüntüye parentifikasyon adını verdi. Son yıllarda sosyal medyada “toksik ebeveynlik” ve “iç çocuk” tartışmalarıyla birlikte bu kavram yeniden gündeme geliyor, ama çoğu zaman yüzeysel, tek cümlelik bir etiket olarak kalıyor.
danışmanlık odamda sık karşılaştığım bir sahne var (isimler ve detaylar değiştirilmiştir): Otuzlu yaşlarında erkek bir danışan, annesinin boşanma sürecinde kendisine “artık evin erkeği sensin” dendiğini anlatıyor. O sırada on iki yaşındaymış. Sistemik bakışta bu, aile içindeki bir yerin, genelde bir yetişkinin yeri, bir çocuğa devredilmesi anlamına gelir.
Parentifikasyon, çocuğun yaşına uygun olmayan bir bakım verme, aracılık etme ya da sorumluluk yükü altına girmesidir. Çocuk artık sadece çocuk değildir; ebeveynin sırdaşı, arabulucusu ya da küçük kardeşlerin ikinci ebeveynidir. Bu yer değişimi çoğu zaman açıkça söylenmez, sessizce ve yavaşça gerçekleşir. Parentifikasyon bir tür had aşmadır ve genellikle aile dengesini (homeostazisini) sağlamak için yapılır. Ancak kişi çok büyük bir trajedi ile karşılaşır kendi yaşamını devam edecek kendi yaşamını yaratacak gücü kalmaz.

Boszormenyi-Nagy’nin sistemik terapiye kazandırdığı bir başka kavram da görünmez sadakatlerdir: çocuğun, ailesine olan bağlılığını fark etmeden koruma çabası. Bir çocuk anne-babasını mutlu etmek, aileyi bir arada tutmak için kendi ihtiyaçlarını geri plana atabilir, bunu bilinçli bir fedakârlık olarak değil, hayatta kalma stratejisi olarak yapar.
Bu, sistemik terapinin temel bakışına uygun bir örnektir: sorunu tek bir kişide değil, aile sistemindeki roller ve dengede aramak. Genogramla üç kuşağı birlikte okuduğunuzda, bugünkü “aşırı sorumlu” yetişkinin aslında çocukluğunda hangi boş yeri doldurduğunu görmek mümkün olur.
Peki ama bu yük her zaman aynı biçimde mi taşınır? Hayır. Sistemik literatür genelde iki türden söz eder:
İki tür de birlikte görülebilir. Önemli olan, bu yükün çocuğun gelişimsel kapasitesini aştığı ve karşılıksız kaldığı noktadır, yani çocuğun kendisi de bir yetişkinden aynı ölçüde görülüp desteklenmediğinde.
Şimdi gelelim bu örüntünün yetişkinlikte nasıl göründüğüne. Danışmanlık odasında sıkça duyduğum cümlelerden biri şu: “Herkesin sorununu ben çözerim, ama kimseye kendi sorunumu anlatamam.” Bu, çocuklukta üstlenilen rolün sessizce devam etmesidir.
Diğer sık görülen izler arasında şunlar sayılabilir: sınır koymakta zorlanma, “hayır” demeyi suçluluk olarak yaşama, ilişkilerde sürekli bakım veren taraf olma, kendi ihtiyaçlarını fark etmekte güçlük çekme. Bir danışanım bunu şöyle özetlemişti: “Ben hep bardağı dolduran oldum, kimse benim bardağımı doldurmadı.”
Bu belirtiler kesin bir tanı değildir; her insanın hikâyesi farklı okunmalıdır. Ama tekrar eden bir örüntü olarak fark edildiğinde, kişinin kendini anlamasına önemli bir kapı açabilir.

Sistemik terapide sıkça sorduğum bir soru var: “Bu rolü sen kendi çocuğuna da devrediyor olabilir misin?” Çünkü parentifikasyon, fark edilmediğinde kuşaklararası aktarım yoluyla devam etme eğilimindedir, anne-babasının duygusal yükünü taşıyan çocuk, büyüyünce kendi çocuğundan da benzer bir olgunluk bekleyebilir.
Bunu kırmanın ilk adımı, kader değil olasılık ve mekanizma diliyle bakmaktır: “Bu benim suçum değildi, ama bugün fark etme ve seçme gücüm var.” Genogramla üç kuşağı birlikte görmek, bu farkındalığı somutlaştıran araçlardan biridir.
Parentifikasyon izlerini fark etmek başlı başına değerlidir, ama bazen bu örüntüyü tek başına çözmek zor olabilir, özellikle sınır koyma, suçluluk duygusu ya da ilişkilerde tekrar eden dengesizlikler günlük hayatı zorluyorsa. Bu noktada bir uzmandan destek almak, örüntüyü daha net görmeyi ve yeni bir yer inşa etmeyi kolaylaştırabilir.
Unutulmamalı ki bu yazıda anlatılanlar genel bir çerçevedir; her ailenin, her çocuğun hikâyesi kendine özgüdür ve bireysel değerlendirme gerektirir.
Özetle: