

Amerikalı ilişki araştırmacısı John Gottman, kırk yılı aşkın süredir yürüttüğü boylamsal çalışmalarda, bir çiftin yalnızca birkaç dakikalık bir tartışmasını izleyerek ilişkinin gidişatına dair güçlü ipuçları yakalayabildiğini yazar. Şaşırtıcı olan şu: Bu ipuçlarını veren şey çiftin ne hakkında tartıştığı değil, tartışırken hangi örüntüyü tekrar ettiğidir. Kliniğe gelen pek çok çift bana aynı cümleyi kuruyor: “Hep aynı kavgayı ediyoruz, sanki konu değişiyor ama kavga aynı kalıyor.”
Anonim ve temsili bir örnekle başlayalım. Ece ve Kaan’ı düşünelim; altı yıllık bir evlilikleri var ve seans odasına geldiklerinde ilk cümleleri neredeyse özür diler gibi: “Yine aynı şeyi konuşacağız, biliyoruz.” Kaan geç kaldığında Ece’nin sesi yükseliyor, Kaan sessizleşip telefonuna gömülüyor, Ece daha da sertleşiyor, Kaan odadan çıkıyor. Konu bazen geç kalmak, bazen bulaşık, bazen bir tatil planı; ama koreografi hep aynı.
Seans odasında sorduğum soru genelde onları şaşırtıyor: “Bugün kim haklıydı, onu bir kenara bırakalım. Siz ikiniz bu kavgayı birlikte nasıl inşa ettiniz?” Çünkü sistemik bakışta asıl merak edilen, suçlunun kim olduğu değil, iki kişinin adım adım birbirini nasıl beslediğidir.
Paul Watzlawick, Janet Beavin ve Don Jackson, 1967 yılında yayımladıkları “İnsan İletişiminin Pragmatiği” kitabında iletişimi lineer değil dairesel okumamız gerektiğini önermişti. Sistemik terapinin kuramsal temelini ele aldığımız yazıda değindiğimiz gibi, “A oldu, sonra B oldu” cümlesi ilişki gerçeğini anlatmaya yetmez. Gerçek olan şudur: Ece sertleştikçe Kaan geri çekiliyor, Kaan geri çekildikçe Ece daha da sertleşiyor. Döngü kendi kendini besliyor.
Peki ama kim başlattı? Sistemik bakış bu soruyu bilerek geri çevirir, çünkü döngüde başlangıç noktası aramak genelde daha çok suçlama üretir, daha az çözüm. Önemli olan, döngünün hangi adımda kendini yeniden ürettiğini görebilmektir.

1959’da kurulan Palo Alto Mental Research Institute’tan bu yana ilişki araştırmacılarının üzerinde en çok durduğu örüntülerden biri “kovalayan-kaçan” (pursue-withdraw) döngüsüdür: Bir taraf konuşarak, sorarak, üsteleyerek yakınlık arar; diğer taraf ise sessizleşerek, geri çekilerek kendini korur. Ece’nin sesini yükseltmesi bir yakınlık talebidir aslında, ama Kaan bunu bir saldırı olarak duyar ve kaçar. Kaan’ın sessizleşmesi ise bir güvenlik ihtiyacıdır, ama Ece bunu ilgisizlik olarak okur.
Şöyle bir soru sorun kendinize: Kavga sırasında siz genelde “daha çok konuşan mı” yoksa “daha çok susan mı” oluyorsunuz? Her iki taraf da kendi davranışını haklı bir tepki olarak görür; oysa ikisi de aynı döngünün iki farklı ucundadır. Kovalayan kovaladıkça kaçan kaçar, kaçan kaçtıkça kovalayan daha sert kovalar.
Murray Bowen’ın 1978 tarihli çalışmasında önerdiği genogram, çiftlerle çalışırken de aynı işlevi görür: Aileyi üç kuşak boyunca haritalayınca, bugünkü kavga örüntüsünün nereden geldiği çoğu zaman netleşir. Kaan’ın evinde babası da tartışma anında sessizleşip odadan çıkarmış; annesi de sesini yükselterek onu geri çağırmaya çalışırmış. Kaan büyürken bu sahneyi izlemiş, kendi evliliğinde de aynı sahnenin içine, fark etmeden, aynı role yerleşmiş.
Bu, kader anlamına gelmez; bir alışkanlık haritası anlamına gelir. Bir kalıbın nereden geldiğini görmek, o kalıbı tekrar etme zorunluluğunu ortadan kaldırmasa da, kişiye ilk kez bir seçim alanı açar. Çünkü artık soru “neden hep böyle oluyoruz” değil, “bu tanıdık bir sahne, ben burada farklı ne yapabilirim” olur.
Bireysel seanslarda geliştirdiğim ve kendime özgü bir yöntem olan kalemlerle çalışma tekniğini çift seanslarında da kullanıyorum: Masaya yerleştirilen iki kalem, Ece ve Kaan’ı temsil eder; aralarındaki mesafeyi, kimin kime doğru eğildiğini, kimin geri çekildiğini gözle görünür hale getiririz. Ece, kendi kalemini Kaan’ın kalemine doğru ittiğinde, Kaan’ın kalemi masanın kenarına doğru kaydığını ilk kez fiziksel olarak görüyor.
Döngüyü kırmanın ilk adımı, karşı tarafı değiştirmeye çalışmak değil, kendi payını görmektir: “Ben bu döngüde hangi adımı atıyorum ve o adımı değiştirirsem döngü ne olur?” Ece’nin fark ettiği şey şuydu: Sesini yükselttiği an, aslında istediği şeyin tam tersini üretiyordu, yakınlaşmak yerine Kaan’ı uzaklaştırıyordu.

Bir sonraki seansta Ece küçük bir şey anlattı: Kaan bir akşam yine geç kalmış, Ece sesini yükseltmek yerine durup şunu söylemiş: “Geç kaldığında endişeleniyorum, bir mesaj atman yeter benim için.” Kaan, ilk kez savunmaya geçmeden dinlemiş ve “haklısın, unutuyorum, hatırlatır mısın” demiş. Kavga çıkmamış, çünkü döngünün ilk halkası değişmiş.
Bu, sihirli bir formül değil; tek bir seansta kalıcı olacak bir değişim de değil. Ama sistemik bakış şunu hatırlatır: Döngüyü değiştirmek için ikisinin birden değişmesini beklemenize gerek yok. Bir kişi kendi adımını değiştirdiğinde, döngünün geri kalanı da eskisi gibi devam edemez.
Özetle: Tekrarlayan kavgalar çoğu zaman “kim haklı” sorusunun değil, “döngü nasıl işliyor” sorusunun cevabını bekler. Kendi payınızı görmek, karşı tarafı suçlamaktan çok daha zor ama çok daha güçlü bir adımdır.