

Ivan Boszormenyi-Nagy, 1973 yılında yayımladığı “Invisible Loyalties” (Görünmez Sadakatler) kitabında çarpıcı bir gözlem paylaşır: Aile içinde her üye görünmez bir hesap defterine bağlıdır ve bu defterde kimin nereye ait olduğu, kimin kimin yerine geçtiği sessizce kayıt altına alınır. Bir önceki yazımızda sorduğumuz o soruyu, ben kimin yerindeyim, şimdi biraz daha derinleştirelim: Bir kişi sistemde kendi yerinden başka bir yere geçtiğinde bedel kimin üzerinde birikir?
Anonim ve temsili bir örnekle başlayalım. Otuz dört yaşında bir danışan düşünelim; ona Aylin diyelim. Aylin on iki yaşındayken annesi babasından ayrılmış, o günden sonra evin duygusal dengesini kuran kişi Aylin olmuş: annesinin ağladığı gecelerde onu teselli eden, kardeşine yemek hazırlayan, “sen olmasan ben ne yapardım” cümlesini defalarca duyan bir çocuk.
Yıllar sonra Aylin kendi evliliğinde eşiyle her tartıştığında aynı refleksi gösteriyor: Kendi ihtiyacını erteleyip karşısındakini sakinleştirmeye çalışıyor. Seans odasında sorduğumuz soru basit ama sarsıcıydı: “O evde siz kimin yerindeydiniz?” Cevap netti: Annesinin eşinin, yani bir yetişkinin yerinde.
Sistemik terapide “yer” soyut bir metafor değildir; ailedeki her üyenin taşıyabileceği gerçek bir sorumluluk, rol ve konum bütünüdür. Alfred Adler, henüz 1920’lerde kardeş sırasının ve aile içindeki konumun kişiliği nasıl şekillendirdiğini yazmıştı. Sistemik bakış bu fikri bir adım öteye taşır: Yer sadece doğum sırasıyla değil, ailedeki kriz anlarında kimin “boşluğu doldurduğuyla” da belirlenir.
Bir boşanma, bir kayıp, bir hastalık ya da bir ebeveynin duygusal olarak “yok” olması, sistemde bir boşluk açar. Sistem bu boşluğu doldurmak için en yakınındaki, genellikle en sadık üyeyi çeker. Çoğu zaman bu, en küçük çocuk ya da evin “güçlü” görünen üyesidir. Sorun şu ki, o kişi kendi yerinde değil, başkasının yerinde durmaya başlar, ve bu, uzun vadede sessiz bir yorgunluğa dönüşür.

Nagy’nin bağlamsal kuramı, ailedeki sevgiyi bir muhasebe gibi okur: Kim kime ne verdi, kim kimden ne aldı, kim hâlâ “borçlu” hissediyor? Bu görünmez defter, çoğu zaman kelimelerle değil davranışlarla işler. Bir çocuk, ebeveyninin acısını hafifletmek için kendi çocukluğunu geriye bırakır; bunu bilinçli bir fedakarlık olarak değil, sistemin ona yüklediği “sadakat borcu” olarak yapar.
Murray Bowen’ın 1978 tarihli çalışmalarında önerdiği genogram, işte tam bu noktada işe yarar: Aileyi üç kuşak boyunca haritalayarak, “bizde hep böyle olur” denilen kalıbın nereden geldiğini görünür kılar. Örneğin bir büyükanne de kendi annesinin yerine geçmiş olabilir; yer değişimi çoğu zaman tek bir kuşakla sınırlı kalmaz, nesilden nesile taşınır.
Yer değişiminin en sık görülen biçimlerinden biri parentifikasyondur: Çocuğun, kendi ebeveynine duygusal ya da pratik olarak ebeveynlik yapmaya başlaması. Temsili bir başka sahne düşünelim: Babası uzun süre işsiz kalan on altı yaşında bir erkek çocuk, evin geçimini dert etmeye, annesini “rahatlatmaya”, kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenmeye başlar. Dışarıdan bakıldığında bu “olgun” bir çocuk gibi görünür; sistemik bakışta ise bu, yerinden çıkmış bir çocuktur.
Parentifikasyon her zaman kötü niyetle kurulmaz. Çoğu zaman hiç kimse bunu istemez; sistem krizde kaldığında en yakın ve en duyarlı üyeyi otomatik olarak bu role çeker. Peki ama bu rol yıllarca sürerse ne olur? İşte tam burada “bedel” kelimesi devreye giriyor.
Yer değişiminin bedeli genellikle çok sonra, hiç beklenmedik bir yerde ortaya çıkar: Bir iş ilişkisinde herkesin yükünü üstlenme eğiliminde, bir çift ilişkisinde kendi ihtiyacını dile getirememekte, ya da hiçbir sebep yokken hissedilen kronik bir yorgunlukta. Kişi genellikle “neden hep ben?” diye sorar, ama asıl soru şudur: “Bu rol gerçekten bana mı ait, yoksa bir zamanlar birinin yerini mi dolduruyorum?”
Şöyle bir soru sorun kendinize: Ailenizde bir kriz anında kim “büyümek zorunda kaldı”? O kişi hâlâ o rolü mü taşıyor? Sistemik terapide bu sorunun cevabı, çoğu zaman danışanın şu anki ilişki örüntüsünü açıklayan en net anahtardır.

Kuramsal temelleri ele aldığımız önceki yazıda bahsettiğimiz kalemlerle çalışma yöntemini burada da kullanıyorum: Danışan masaya yerleştirdiği kalemlerle aile üyelerini temsil eder ve kendi kalemini nerede hissettiğini gösterir. Genellikle o kalem, danışanın gerçek yaşındaki yerinde değil, bir yetişkinin ya da eksik olan başka bir üyenin yerinde durur.
Kendi yerine dönmek tek bir seansta olacak bir şey değildir; ama fark etmek, dönüşün ilk adımıdır. Aylin’in örneğine dönersek: Kendi yerinin “annesinin eşi” değil, “annesinin kızı” olduğunu fark ettiğinde, eşiyle olan ilişkisinde de aynı otomatik teselli refleksini sorgulamaya başladı. Yer değiştiğinde bedel birikir; yer fark edildiğinde ise bedel hafiflemeye başlar.
Özetle: Sistemik bakış bize şunu hatırlatır, sevgi, doğru yerde durduğunda güç olur; yanlış yerde durduğunda ise sessizce yük birikir. Kendi sorunuzu sorun: Ben kimin yerindeyim, ve kendi yerime dönsem hayatımda ne değişir?